Showing posts with label Yabancı Kaynak. Show all posts
Showing posts with label Yabancı Kaynak. Show all posts

Sunday, 12 August 2012

OLİMPİYATLARDA BİR ALTIN MADALYA DA NIKE'IN OLDU




Olimpiyat oyunlarının sonuna gelirken, size “bu sene olimpiyatlar sizce ne renkti?” diye sorsam ne cevap verirsiniz?

Şüphesiz ki, onlarca ülkenin sporcularının kıyasıya rekabet ettiği oyunlar birbirinden renkli görüntülere şahit oldu. Fakat bir renk vardı ki, yaydığı enerji ve bütünleştiği sportif adımlarla adeta olimpiyat ruhunu yansıtıyordu:

 Nike “Volt” ayakkabı serisinin saçtığı fosforlu sarı!

2012 Londra Olimpiyat Oyunları’nın resmi sponsoru olmamasına rağmen Nike, sporculara giydirdiği fosforlu sarı ayakkabılarıyla olimpiyat oyunları boyunca adeta “ben buradayım” diye bağırdı. Diğer yandan markanın, renklerin hafızada yarattığı güçlü çağrışım durumunu ustalıkla kullanmış olması, “ben buradayım” mesajının sadece olimpiyatlar süresince değil, hedeflediği gibi olimpiyat oyunları sonrasında da taze kalmasını sağladı.

Nike’ın, fosforlu “Volt” serisiyle yakaladığı başarı, dünyadaki pazarlama uzmanları tarafından da ödüllendirilmiş durumda. NBC News habercisi Bill Briggs’in kaleme aldığı makale, Nike’ın bu başarısına dair çeşitli ağızlardan çıkan yorumları ve başarılı pazarlama stratejisinin ayrıntılarını ele alıyor. Şimdi bu renkli makaleyi sizinle paylaşmak istiyorum.

“
Günlerce süren olimpiyat rüzgarı yavaş yavaş etkisini kaybederken, pazarlama uzmanları, keskin reklam ve akıllı PR stratejisi, her yerde göze çarpan fosforlu sarı Volt ayakkabılarıyla, Nike’ı altın madalyayla ödüllendirdiler. Sponsor olmamasına rağmen olimpiyatlarda daima yüksek bir profil sergilemeyi başaran Nike, 155 milyon dolarlık sponsorluk bütçesi altına giren Visa, McDonald’s ve Adidas gibi markaları, cesaretli kampanyasıyla alt etmeyi başarmış gibi görünüyor.

New York’taki bir tasarım firması olan Carbone Smolan Ajansı’nın kurucu ortaklarından Leslie Smolan, Nike ayakkabıları için;

 ‘ Ayakkabılar, olimpiyat oyunlarında gözüme çarpan ilk şey oldu. Nike’ın bu yaklaşımı tek kelimeyle harikaydı. Bu sayede Nike, ürünüyle ilgili konuşmak yerine ürününü göstererek, olimpiyat ruhuna ismini entegre edebilmeyi çok iyi bir şekilde başarmıştır‘ diye belirtiyor.

Associate Press haberine göre Londra Olimpiyat Oyunları organizatörleri, Nike’a reklam ve pazarlama kapsamında yasal bir set koymayı düşündüler. Olimpiyatlarla ilişiği olmayan markaların uygunsuz pazarlama stratejilerine başvurmalarını önlemek için görev başında olan Uluslararası Olimpik Komitesi de atletlerin, kişisel sponsorları hakkında tweet atmalarını yasakladı. Fakat denetleyiciler Nike logolu yarışmacıların fosforlu ayakkabıları ayaklarına geçirmelerinin önüne geçemedi ve nihayetinde şuna varıldı:

‘Olimpiyatçılar, markanın onlara, giydiklerinde sahada başarı getireceğini vaat ettikleri her türlü ayakkabıyı giyebilirler.’

New York menşeli bir iletişim ve pazarlama danışman firması Hanft Projects’in CEO’su Adam Hanft’ın görüşleri ise şöyle:

‘Nike, Olimpik ölçüde bir bütçe ayırmadı fakat olimpik ölçüde bir marka bilinirliği yaratmak için, göze çarpan ticari kostüm ve logosunu çok akıllı bir şekilde kombine ederek kullanmayı başardı. Bu, pazarlamacıları güldüren fakat olimpiyat komitesini çılgına çeviren, gerilla usülü bir ürün yerleştirme yöntemi.’

Bunlardan yola çıkarak söylemeye gerek bile yok ki; Nike, başarıyla yürüttüğü ayakkabı kampanyasında kesinlikle kusurlu değildi.

Nike sözcüsü Brian Strong ise, 400’den fazla sporcunun olimpiyatlarda Nike Volt serisini giydiği ve bu atletlerin çoğunluğunun hem atletizm hem de boks ve eskrim dallarında yarışmış sporcular olduğunu belirtti. Aynı zamanda, 10 Ağustos Cuma itibariyle, Volt ayakkabı giyen 41 sporcunun madalya kazandığı, bunların yüzde 43’ünün ise atletizm dalında rekabet ettiğini söyledi.

 Fakat esas önemli olan nokta, tüm bu süreçte Nike’ın, ismini dünyaya duyurmak için logosunu ifşa etmeye gerek duymamış olması. Nike Volt serisi en başından tüketicilerin göz bebeği olmak için tasarlanmış.

Strong sözlerine şöyle devam ediyor:

‘ İnsanın görme duyusu en fazla sarı ve yeşil renklerine duyarlıdır. Bu renklerin görme sinyalleri üzerindeki gücü, arka planla yüksek kontrast oluşturduğu zaman çok daha faydalanılabilir hale gelmekte. Tıpkı Londra Olimpiyatları’nın kırmızı yoğunluklu arka planında olduğu gibi. İnsanın görme duyusu, Volt rengine karşı, kırmızıya nazaran çok daha fazla duyarlılığa sahip.

Nike olarak biz her zaman sporcularımıza, dünyanın en büyük platformlarında, en iyi tasarımı ve en yenilikçi özellikleri sunacağız. Volt, güçlü ve dinamik bir renk ve şüphesiz ki bu renk yaz olimpiyatları boyunca bizim görünür imzamız oldu.’

Nike’ın, bir PR başarısı olarak, oyunların ilk aşamalarında karşı karşıya geldiği bir olay da, Mısırlı atletlerin, gerçeklerini alacak güçleri olmadıklarından, sahte Nike ısınma malzemeleri ile çalışmalarının fark edilmesi. Nike’ın bu duruma verdiği tepki ise, markayı tüketicilerin gözünde daha yüksek bir seviyeye taşıyacak cinsten. Çünkü Nike, bu sahtecilik olayından şikayet etmek yerine, Mısırlı atletlere orijinal Nike ısınma takımı hediye ediyor.

Nike aynı zamanda, olimpiyatların 40. Kuralıyla da adeta flirt ederek (sponsor olmayan markalara olimpiyatları kullanarak reklam yapma yasağı koyan kural) çok sayıda olimpiyat sporcusunu kullandığı “Find Your Greatness”  isimli televizyon reklamıyla da dikkatleri üzerine çekti. Vanderbilt Üniversitesi profesörü Jennifer Escalas’ın konuya yaklaşımı ise şu şekilde:

‘Nike’ın televizyon reklamı, tüketicilerin, kendilerinin olimpiyatlara dair sahip olduğu pozitif düşünce ve duyguları ile yasal sponsorlar arasında kurdukları ilişkiyi etkilemek için oldukça müsait. Bu reklam kampanyasından ötürü, birçok yasal olimpiyat sponsorunun haklı olarak çok üzgün olduklarını ben kendim gözlemledim.’

Nike sözcüsü Strong’un ise buna verdiği yanıt şöyle:

‘ Find Your Greatness reklamı, dahiliğin herkes tarafından her yerde bulunabilineceğini göstermek için dünyanın çeşitli ülkelerinden sporcuları Londra çatısı altında birleştiren bir reklamdır. Bizce bu, tüm dünyanın gözünün Londra’ya odaklandığı bir dönemde çok güçlü bir mesaj.’

Chicago’nun mobil pazarlama ve teknoloji şirketi Vibes’in kurucularından Alex Campell ‘in ise Nike’ın olimpiyat stratejisine genel olarak şöyle yorum yapıyor:

‘Bunu çok sevdim; çünkü Nike, bir olimpiyat sponsoru olmamasına rağmen sponsorlardan biriymiş gibi görünür olmayı başardı.’

“

FIND YOUR GREATNESS REKLAMI


Wednesday, 1 August 2012

BP PETROL FACİASININ YARALARINI SARAMADI




2010 yılında meydana gelen “BP Oil Spill” krizinin etkileri hala sürüyor. Felaketten sonra ciddi bir imaj çalışmasına girip özellikle çevreci politikalar benimseyen BP’nin ekonomik anlamda hala çalkantılı süreci atlatamadığını gözlemlemek mümkün.

Ben de, 2010 BP krizi hala gündemdeyken,  önce kuruluşla ilgili çıkan güncel haberlere yer vermek, sonra da hatırlamayanlar için “BP Oil Spill” krizini (bir sonraki başlığımda) hatırlatmak istedim.

Krizin güncel ekonomik verilerini yansıtan, dünkü Guardian Gazetesi’nin BP haberinden başlarsam;

Haber, diğer adıyla BP Deepwater Horizon (bu isim aşağıda detaylandırılacaktır) krizinin maliyetinin 847 milyar dolara kadar çıktığı başlığını taşımakta ve şöyle devam etmekte:

BP, Deepwater Horizon felaketi için, toplam kriz maliyetini 38 milyar dolara ulaştıracak olan 847 milyon dolarlık bir bütçe daha ayırdı. Krizin verdiği zararı çıkarmaya çalışmak, ikinci çeyrekteki şirket karının % 35’lik düşüşüyle, BP için oldukça pahalı bir sürece mal oldu. BP başkanı Bob Dudley’in, Britanya’nın en büyük isimlerinden biri olan BP’nin, zedelenen ününü ve finansal kontrolünü tekrar ele geçirdiği iddiasına rağmen, bir analist, BP’nin, aslında yatırımcılara bir sadakat kontrolü yaptığını ileri sürdü.

Son çeyrek dönemin finansal verileri, dava sürecinin de dahil olduğu çeşitli maliyetlerin toplamda artış gösterdiği yönünde. 38 milyar dolarlık maliyet, 4.375 millik sahil yolunu onarım çalışmalarına ayrılan 14 milar doları ve 8.8 milyar dolarlık tazminat gibi ödemeleri de içine alıyor.

Dudley, geçen yıl Ekim ayında yaptığı, BP’nin 2014 itibariyle nakit akışında % 50’lik bir artış olacağına ve durumların normale döndüğüne dair yorumlara dayanarak ayakta kaldığını söyledi ve devam etti:

“Şirketin umutsuz vaziyette olduğunu düşünmüyorum, şayet Gulf of Mexico’da üretim yapılıyor ve 6 gemi faaliyette. Bu gibi şeyler, BP’nin eskisi gibi işinin başına dönmesi açısından oldukça önemli şeyler. BP hala dönüşüm gerçekleştiren bir kuruluş. Biz şimdi çok daha güçlü ve güvenli bir kuruluş inşa ediyoruz.”

30 Hazirana kadar olan 3 aylık süreçte kar marjının 3.7 milyar dolarlık düşüşü, petrol ve gaz fiyatlarının azalmasına, sorunlu Rus ortaklığı üzerinde beklenenden daha yüksek bir vergi miktarına da yansıdı.

Marketplace Business internet sitesindeki BP haberleri ise, BP’nin son çeyrek dönemdeki güncel durumunun farklı ağızlardan yorumlanmasına yönelik.
Stephen Beard’ın yorumu şöyle:

“ BP, artan gemi güvenlik bakımından dolayı daha az petrol pompalamakta. Ek olarak, tazminat faturası da artış gösteriyor. Şirket, 850 milyon dolar daha ek bir bütçe ayırdı; fakat şimdi çok daha büyük bir sıkıntı havuzunun içinde, yukarı çıkmak için çırpınır vaziyette.

Nick McGregor’un yorumu şu şekilde:

“BP her cepheden dönüp şunu söylemek zorunda: ‘ Şu anda sahip olduklarımız, eskiden sahip olduklarımıza değmez.’ BP’nin azalan değerleri göz önüne alındığında, şirket, karından 5 milyar dolar kesti. BP gittikçe daha kırılgan oluyor.”

Monday, 30 July 2012

KATI OLİMPİYAT KURALLARI SPONSOR OLMAYAN MARKALAR İÇİN AVANTAJA DÖNÜŞÜYOR



                                            Olimpiyat Feneri


PRWeek’in son podcastinde tartışıldığı üzere; Olimpiyat oyunlarının sıkı sponsorluk düzenlemeleri, oyunlara sponsor olmayan markalar için avantaja dönüştü.
Dünyanın gözü Londra Olimpiyat Oyunları’na çevrilmişken, bu haftanın PRWeek podcasti, markaların olimpiyatlardan nasıl yararlandıklarını inceledi.

Lord Coe’nin (Lord Coe, otherwise Sebastian Newbold Coe , eski İngiliz atleti ve politikacı, şimdi Londra Olimpiyat Oyunları Organize Komites Başkanı), oyunlara Nike spor ayakkabı giyerek gelen ziyaretçilere karşı beslediği kafa karışıklığına dayanarak, Hope&Glory’nin kreatif direktörü Gavin Lewis şöyle söyledi: 
“Seb Coe  ve diğer insanların, olimpiyatlara çok fazla yatırım yapmış olan markaları korumaya çalışmaları doğru bir davranış. Fakat, sponsor olmayan markaların olimpiyatlarda bir şekilde yer almasına izin verecek kadar katı bir uygulama, sponsor markaların kendi kendilerini sırtlarından vurmaları anlamına da geliyor.”

Lewis, sponsor olan Coca Cola’ya kıyasla, mazlum taraf olan Pepsi’nin konumuna işaret etti, Hill+Knowlton Strategies’den (New York menşeili global PR şirketi)  Anthony Scammell de bu sponsorluk farkının, Paddy Power ve Oddbins gibi markalara yardımcı olduğunu belirterek Lewis’i doğruladı. Bununla birlikte spor müsabakaları pazarlama ve sponsorluk direktörü, olimpiyatların sahip olduğu yüksek profilin, markalar açısından bir denge sağlamada zorlayıcı bir faktör olduğunu belirtti.

Direktörün söyledikleri, sponsor markaların çoğunun, kendilerini olimpiyatlar ile iliştirerek halkın gözünde daha bilinir hale gelme konusunda başarılı olduklarını gösteren  PRWeek marka ünü anketine dayanarak devam ediyor.

Lewis ve Scammell, sponsorlardan Adidas’ın, daha olimpiyatların organizasyonu aşamasında öne çıktığını vurgularken, P&G ve BAA’in de diğer markalar arasında büyük taktir gördüğünü belirtmiştir.

Scammel aynı zamanda, sosyal medyanın, oyunların ilk olarak “dijital oyunlar” olarak markalaşmasındaki önemine de vurgu yaptı ve kendi haberlerini kendileri yapan atletlerin sayılarının artmasıyla, sosyal ve dijital medyanın rolüne dikkat çekti:

“Gazete ve televizyonlarda sınırlı alan var ve oyunlar başladığı zaman bu sınırlı alanlar daha çok olimpiyat ajandası ile kaplanacak; bu da, mesajlarını iletebilmeleri açısından, markalara açık bir kanal olarak algılanabilir.”

Scammel son olarak şunu ekliyor:
”Başarılı markalar, mesajlarını,çeşitli kanallar yoluyla sürekli tekrarlayan markalardır.”



Sunday, 29 July 2012

HER PR PROFOSYONELİNİN SOSYAL MEDYAYA DAİR YAPMASI GEREKEN 10 ŞEY



Danışmanlık şirketi Gaylord LLC’yi kurmadan önce, Washinton D.C, Cleveland ve Sydney, Avustralya’da, haber muhabiri olarak 15 yıldan fazla bir iş deneyimine sahip Becky Galylord’un, sosyal medyayı etkili şekilde kullanmak adına sıraladığı 10 maddelik listesine yer vermek istiyorum. Liste ilk bakışta hepimizin zaten bildiklerini sıralamış gibi gözükse de, ben hala haberdar olmayıp gözden kaçırdığımız oldukça yararı dokunabilecek sosyal ağ platformlarının olduğuna inanıyorum. Bu yüzden Galylord’un bu listesini paylaşıma değer gördüm.


“

Sosyal Medya, oldukça fazla zamanınızı alabilir, elbette izin verdiğiniz ölçüde. Sosyal medya aktivitelerini, gerçek hayatta sahip olduğumuz anlamlı işler ve ilişkilerle bağdaştırabilmek çok önemli. Bunun için, önceliklerin de sıralandığı bir “sosyal medyada yapılacaklar” listesi hazırlanmalı. Aşağıda 10 maddelik bir liste yer almakta:


1. Twitter Fotoğrafınızı Kontrol Edin

Sosyal medyada, insanlar hakkınızda oldukça az ipucuna sahiptirler. İletişim kurarken ne ses tonunuz ne de değişen surat ifadeniz görünür. Bu yüzden iyi bir amaca hizmet etmek için Twitter’daki standart yumurta avatarını bir fotoğrafla değiştirmenizde fayda var. 

2. Daha İyi Bir Twitter Profili Yazın

Profilinizi yazmak için sadece 160 karaktere sahip olduğunuzdan, kelimelerin seçimine çok daha fazla özen göstermelisiniz. Fakat bu kısmı boş bırakmak kesinlikle başvuracağınız bir seçenek olmamalı. Fotoğrafı olmayan bir takipçi gibi, profil tanımı olmayan bir kullanıcı da takipçiniz tarafından engellenmek için geçerli bir sebep.


3. Bir LinkedIn Profili Edinin ve Bunu Besleyin
Son araştırmalar gösterdi ki; her 10 şirketten 8’i istihdam süreçlerinde LinkedIn’e başvurmakta. Aktif olarak bir iş arama sürecinde olun ya da olmayın, LinkedIn sizin özgeçmişinizin sağlam bir uzantısıdır. Bu alanda muhakkak bir profile ihtiyacınız var. 

4. Bir Blog ya da Web Sitesi Açın

Bu, kişilerin profosyonel anlamda bir hızlanma sürecine geçmelerinin akıllıca bir yolu olarak kabul edilir. Uygun araç ve yazılımlarla, yeteneklerinizi, uzmanlıklarınızı ve ayırt edici bir özellik olan gönüllü aktivitelerinizi sergileyebileceğiniz bir web sitesi kurmak oldukça kolay. Bu yüzden, eğer kendi işiniz yoksa bile, görsel olarak çekici olan ve sizi yansıtan bir sayfanın sahibi olmak, günümüz rekabetçi pazarında harika bir fikir.

5. Buffer Kullanın

Bütün sosyal paylaşım araçlarının içerisinde olmak neredeyse imkânsız. Fakat bu araçlardan özellikle bir kaçı, içerik paylaşımını fazlasıyla kolaylaştırıyor ve keşfedilmeye gerçekten değer. Buffer, paylaşım sürecinde, paylaşacaklarınıza dair “ne, ne zaman ve nerede” seçeneklerini size sunan harika bir platform. Buffer ile sadece birkaç dakika içerisinde, Facebook, Twitter ve LinkedIn üzerinden harika veriler için ön yükleme yapabilirsiniz.


6. HootSuite Kullanın

Gün ve saat bakımından programlanabilen bir paylaşım platformu kullanmak istiyorsanız, bir seçeneğimiz de HootSuite. HootSuite, takip ettiğiniz kişiler ya da üzerinde konuşulmuş tweetleriniz veya belli bir hashtag kullanan tweetler gibi, sadece sizin görmek istediğiniz tweetleri seçmenize izin verir. Buffer gibi, HootSuite de oldukça iyi çalışan bedava sürümlere sahip.


7. Fotoğraflarınızı Instagram ya da Pinterest gibi Platformlarda Paylaşın

Fotoğraf paylaşımı ve diğer görsel içerikler, sosyal medyanın en sihirli taraflarından biri. Bu sitelerden her ikisi de bu sihiri fazlasıyla kolaylaştırıyorlar.

8. Klout Skorunuzu Kontrol Edin

İnsanların sosyal medyada ne kadar etkili olduklarını ölçen bu sosyal site birçok eleştiriye maruz kaldı, hala da kalmaya devam ediyor. Fakat bu tarz bir sosyal etkililik ölçümünün kalıcı olmadığını düşünenin ve bunu yayanın tek ben olmadığını düşünüyorum. Üzerinde düşünülürse, bukonsept aslında oldukça eski. Sadece yeni gibi gözüküyor çünkü şimdi ileri teknoloji ile donanımlanmış şekilde. Sosyal sınıf, bir mağara adamı bir diğerini, bir mamutun yünü için alt etmeye çalıştığından beri mevcut. Şüphesiz ki bu sınıfsallığı ilan eden, civardaki mağara kadınları. Ve şimdi, gruplar arasında kimin daha fazla etkiye sahip olduğunu tahmin edin? : ) Kadınlar.

Neyse ki türlerimiz çağımızda çok daha karmaşık. Klout da, biz karmaşık türlerin söylediklerinin, paylaştıklarının etkililiğini değerlendirmek adına bir analiz ve ölçüm şekli sunar.


9. Kred’inizi Kontrol Edin

Kred, farklı bir derecelendirme sistemiyle bir sosyal ölçümleme aracı. Klout’tan daha detaylı ve saydam olan Kred, sizin kaç puana, neden sahip olduğunuzu gösterir. Bununla birlikte bir takım eleştirilere de maruz kalmakla birlikte gene de Klout ve Kred’i tanımaya değer.


10. Google Alerts Hakkında Bilgi Toplayın

Kullanımı kolay bu araç size bir araştırma sistemi sunar. Herhangi bir araştırma terimi kullanmak mümkün. Online olarak ününüzün zirvede kalması için, isminiz internette geçtiği zaman bunu size haber verecek olan Google Alert’i kullanmak oldukça iyi bir fikir olabilir.

“

Friday, 27 July 2012

OLİMPİYAT MADALYA SEVİNCİNDE SÖYLENMESİ GEREKEN 3 KELİME




Haydi hep beraber, 2012 olimpiyatlarındaki atletlerin şimdi söyleyeceğimiz bir medya tavsiyesini önemseyeceklerini ve röportajlarında büyük bir yurtseverlikle sorulara cevap vereceklerini umalım.
Aşağıda, 2012 Londra Olimpiyatları’nda yarışacak atletler için, geçtiğimiz Yaz ve Kış oyunlarında yapılmayanlara dayanarak önerilen basit bir medya tavsiyesi yer almakta.

Önerileni kolayca söyle, seyircilerini ve senden ne umduklarını hatırla.

İnsanlar, madalya almaları için, sadece kişisel olarak atletleri değil bütünsel olarak daha çok ülkelerini desteklemekteler.

Amerika’yı örnek alırsak;

Çoğu Amerikan atlet, 2008 ve 2010’da sadece kendi başarılarına odaklandılar. Fakat atletler bu yıl neden Londra’da olduklarını hatırlamak zorundalar: Birleşik Devletleri temsil etmek için.
Bu yüzden, atletlere, galibiyetleriyle ilgili nasıl hissettikleri sorulduğunda, kendi kişisel duyguları hakkında söz etmeleri kabul edilebilir; fakat haydi onların, bu galibiyetlerinin ABD için olduğunu söylediklerini varsayalım.
Bu konuda, elde ettikleri galibiyetleri ülkelerini temsil ettiği için çok fazla gururlandıklarını her seferinde ısrarla söyleyen Kanada’lı atletlerden ders alınabilir.

Şu bir gerçek ki, madalya başarılarını ilk etapta temsil ettikleri ülkelere adayan profosyonel atletler, bu atletlerin destekleyicileri tarafından her zaman çok daha fazla takdir edilir.

Bu ayrıca fazlasıyla kolay bir yöntem. Tek yapılması gereken, eklenecek 3 kelime: “ Benim ülke için”
Yani bir atlet, “ Bu madalyayı aldığım için çok heyecanlıyım” demek yerine “ Bu madalyayı ülkem adına aldığım için fazlasıyla heyecanlıyım” deyip gönülleri çok daha fazla fethedebilir. Bu cümleyi kurduktan sonra, yarış sürecinde hissettiği duygulardan bahsetmesinde hiçbir engel yoktur.

Aynı formül iş dünyasında da oldukça işe yarar. Markalar, ülke sözcüğünü müşteri sözcüğüyle değiştirebilirler. “Bu yeni ürün tanıtımından dolayı çok heyecanlıyız” yerine “ Müşterilerimize yaptığımız bu yeni ürün tanıtımından dolayı çok heyecanlıyız” cümlesi çok daha pozitif bir anlam vererek marka-müşteri ilişkilerini güçlendirici bir niteliğe sahiptir.

Tripp Frohlichstein 


Thursday, 26 July 2012

YOUTUBE KULLANICI YORUMLARINDA TRANSPARANLIĞA GİDİYOR




Bir kullanıcı adının arkasından, güvenlik kurallarını ihlal ederek Youtube’ta kaba ve olumsuz yorumlar yapan insanların kim olduğunu hiç merak ettiniz mi?
Eğer YouTube bir yolunu bulabilseydi artık merak etmenize gerek kalmayabilirdi.
Mashable tarafından yayınlanan bir rapora gore, YouTube, kullanıcılarını, bir video yüklerken ya da onlara yorum yaparlarken, gerçek isimlerini kullanmalarına zorluyor. Gerçek isim kullanmaya bir alternatif olarak YouTube, kullanıcılara bir fotoğraf ya da Google Plus hesaplarını kullanmalarını da öneriyor. Eğer bu öneri reddedilirse, kullanıcılar neden reddettiklerini de seçmek zorunda kalıyorlar. (Google’ın YouTube’u 2006’da 1.65 Dolara satın aldığını hatırlatmakta da fayda var.)
YouTube’taki ileriye dönük değişikliklere nazaran mühendis John Fisher şöyle düşünüyor: “Bu özellik, videolarınızın nasıl göründüğüne ve YouTube’da nasıl keşfedildiğine dair daha fazla seçenek sunuyor. Bununla birlikte, gerçek isimleri kullanmak herkes için geçerli değil. Belki insanlar sizi YouTube kullanıcı isimlerinizle tanıyor. Belki isminizin YouTube kanalıyla anılmasını istemiyorsunuz. YouTube’daki kullanıcı adınızı kullanmaya devam etmeniz için sadece “ Gerçek ismimi kullanmak istemiyorum” uyarısına tıklamanız yeterli.
YouTube’u, kimliklerini saklamak için kullananların çoğunluğu yüzünden, sosyal medya bir dereceye kadar internet dünyası üzerinde hakimiyet elde edebilmiştir. Kullanıcıların bazısı gönüllü olarak isimlerini ifşa ederlerken bir çoğu da yorumlarını, kendi oluşturdukları kullanıcı isimlerinin arkasından özgürce yapmaktadırlar. YouTube’un uygulamaya geçirdiği yeni özellikle, yapılacak olan  negatif yorumlar, bu yorumlara herhangi bir tepki alınmamasını sağlayacak önlemlerle yayımlanacak.
YouTube yorumcularının kendilerini deşifre etmelerine yönelik bu yeni özellik, aynı zamanda, sosyal medyadaki markalar ve tüketiciler arasında daha fazla bir transparanlık ve nezaketin önünü açıp açmayacağı sorusunu da akıllara getiriyor. Markalar, tüketicilerle iletişim kurarlarken ve onların istek ve ihtiyaçlarını dinlerken, genellikle Twitter, Facebook gibi sosyal medya araçlarını kullanırlar. YouTube, şirketler için öncelikli bir sosyal medya aracı değilken, yeni gelen bu transparanlık, eğer işe yararsa, daha misafirperver bir ortamın kapısını açabilir.
Jamar Hudson, PRNews

Wednesday, 25 July 2012

EDELMAN'DAN SOSYAL MEDYANIN PR'DAKİ GELECEĞİ ÜZERİNE YORUMLAR


Edelman Dijital’den David Armano ve eBay’in baş blogger’ı Richard Brewer-Hay’in, sosyal medyanın PR üzerindeki geleceği üzerine yorumlarına aşağıda yer vermek istiyorum. "Pr Rehberi" internet sitesinde rastlayıp okuduğum bu kaynak, iş dünyasındaki PR'ın kritik noktalarını, günümüz teknoloji harikası sosyal medya ile net bir şekilde ilişkilendirerek sektör ve geleceği üzerinde nokta atışlarında bulunuyor.
İyi okumalar.

“PR’ın geleceği neden PR’a benzemiyor.” Bu konuda beş ana eğilim ortaya çıkıyor:
1. PR’ın odağı daralacak. Armano, PR uzmanlarının büyük olasılıkla odaklanma ihtiyacı duyacağı bir tür iletişim dokunma noktalarını tanımlamak için, “mikro – etkileşimler” terimini kullanıyor. Temel olarak iletişim, daha küçük ölçeklerde gerçekleşecek; kitle anlayışı, bireysel anlayış kadar etkili olmayacak. Sosyal medyanın ön plana çıkması daha kısa dikkat aralığı anlamına geldi ve her bir bildirim veya sorunun gerçek zamanlı bir geri bildirime layık olduğu fikri giderek güç kazandı.

2. Halkla ilişkiler ve müşteri hizmetleri birlikte yürüyecek.Genellikle ikisi ayrı yönetilen birimler olsa bile, müşteri hizmetleri her zaman halkla ilişkilerle ilgili bir birim oldu. Kötü yürütülen müşteri hizmetlerinin, halkla ilişkiler kabusuna dönüşebileceği bir sosyal medya dünyasında, bu ikisinin daha yakın bir ilişkide bulunmaya ihtiyacı var, hatta belki de aynı birimde bulunmaya. Firmanızın iç yapısı tüketicilerin umurunda değil; onlar sadece kendilerini dinleyecek ve şikayetlerine cevap verecek birini ister.

3. Tartışmalar demografik öğelerden daha önemli olacak.Pazarlamacılar genellikle demografik bilgilere (yaş, cinsiyet vb.) güvenirler. Bu halkla ilişkiler için değerli bir strateji değildir. Gelecekte halkla ilişkiler, daha küçük, konu tabanlı tartışma grupları ve niş topluluklar arasında yaşayacak. Topluluklar ilgi alanları etrafında birleşip gelişecek.

4. PR daha proaktif olacak. PR departmanı sık sık bir kriz ile başa çıkmak için yöntemlerin geliştirildiği yer olarak görülür: Ancak genellikle bir şikayet ya da olumsuz durum ortaya çıktıktan sonra sorunlarla ilgilenir ve medyadan gelen eleştirilere yanıt verir. Zamanla, bu sistem PR’ın sahip olduğu kötü itibara büyük ölçüde katkıda bulunmuştur. Gelecekte, PR uzmanlarının insanların markaları hakkındaki düşünme biçimlerini şekillendirmek istediklerinde daha proaktif olmaları gerekecek. İnsanların şirketleri algılama şekillerini, sadece tartışmalara katılarak değil, aynı zamanda bu tartışmaları yönlendirerek etkilemek durumunda kalacaklar. Bu da toplum yönetimi görevlerinin ürün ekiplerinden uzağa ve PR’a doğru kayması anlamına gelir.

5. Sosyal medya eğitimi şart. Armano şöyle söylüyor: “Aptal olmayın, fakat korkak da olmayın. Hepimiz işimizi kaybetmekten bir tweet uzak konumdayız.” Bu PR uzmanlarının sosyal medya içerisinde birer saatli bomba oldukları anlamına gelmez. Armano’nun söylemek istediği sosyal medyanın pek çok geleneksel yönteme göre daha fazla riske girmek anlamına geldiğidir. Bunun da bir sonucu olarak eğitim organizasyonlar için kilit olmalıdır. İşletmeler sosyal medya için esnek kılavuzlara sahip olmalılar. Teknoloji ve en iyi yöntemler çok hızlı şekilde değişir, PR uzmanları da bu değişimlere hızla adapte olmalı ve tek bir yöntem ya da politikaya mecbur hissetmemelidir. Haber döngülerinin 5 ila 10 dakika arasında olduğu bugünün medya dünyasında özgürlük çok önemlidir.




Monday, 23 July 2012

YAKIP KAVURAN GÜÇ: AMACI OLAN MARKALAR VE KURULUŞLAR


IPRA'nın internet sitesinde okuyup da ilgimi çeken bir makaleyi paylaşmak istiyorum sizinle.

"
Carol Cone, sadece sağlam bir amacı olan markaların bugünün tüketici profiliyle tam olarak iletişime geçebileceğini söylüyor.
Transparanlığın çok yüksek seviyede olduğu, 7/24 ve sınırsız iletişim seçeneklerinin olduğu bugünün dünyasında, tüketici tercihleri de, kar elde etme hedefinden öte başka bir amacı benimsemiş şirketler doğrultusunda bir değişime uğradı. 2008’den beri yapılan küresel “yararlı hedefler” araştırmasına göre, “purpose” yani “amaç” konseptinin, pazarlama karışımını oluşturan 4 P’ye (product/ürün,price/fiyat, place/yer ve promotion/promosyon) ek bir 5. P olduğu iddia ediliyor.

Pazarlamanın ötesinde amaç; bir ileri görüşlülük ve güvenilirlikle yönetildiği zaman, bir organizasyonun kültürü, değerleri ve gelecekteki başarısı yönünden çok gerekli bir öğe haline gelir.  Hadi şimdi bunun üzerinde düşünelim.  Çalışma hayatı bugün çok zor. Bu nedenle,

1)Önemli bir durumdan ilham alarak çalışmak,

2) Tüketiciler, işçiler, toplumsal sorumluluk ve gelişim kadar yeniliği de güçlendirmek adına toplumu etkilemek için bir yol bulmak,

daha arzulu, amaçsal bir iş ortamı yaratır.

Levis’in Susuz Jeanleri

Blue Jean’ler , üretim aşamasında en çok su tüketilen ürün sınıfından biridir. Bir jean için harcanan 41 litre su durumu açıklar nitelikte.
Fakat Levis , geniş bir araştırma ve geliştirme sürecine rağmen, sadece 1 litre su kullanarak bir jean yapmayı öğrendi. Bu yüzden ürün adı “waterless” yani susuz. Bu Levis için sadece bir başlangıçtı. Kuruluş daha sonra, daha da az su kullanmak için, tüketicileriyle, onlar seyahatteyken iletişim kurmayı hedefledi. Marka önce soğuk suyla yıkama yapılmasını önerdi, daha sonra zeki bir Japon kızı tarafından kazanılan, bir hava ile kurutma sistemi dizayn edilmesine yönelik küresel bir yarışma başlattı. Fakat bununla da kalınmadı.

Levis kar amacı gütmeyen organizasyonlarla işbirliği içerisine girip “İyi bir şey yap, bağışla” sloganıyla, depolarına aktarmak üzere, az yıpranmış jeanlerin bağışlanmasını teşvik edici bir kampanya başlattı. Daha da ileriye giderek, kotları ev yalıtımında dövme işlemi için bir metot geliştirdi. Bu susuz macerada son adım ise, jeanlerin işlenmemiş bir materyali olan pamuğa sıçradı. Levis, ”Daha İyi Bir Pamuk” adlı, dünyadaki milyonlarca küçük çiftçiyi, su tasarruflu sulama metotları konusunda eğiten bir gruba katıldı.
Susuz jeanler gerçekten çok özel. Bu “amaçsal” ürünler aynı zamanda iyi görünüşlü ve kalıp olarak güzel oturur cinsteler. Ayrıca işçilere ve tüketicilere ilham kaynağı da oldular.

Levis gibi bu tarz amaçsal marka ve şirketleri etrafımızda görmek mümkün. Mesela IBM, “Akıllı Bir Gezegen” yaratmak için yenilikçi yazılım çözümleri sunar. Dove, “Gerçek Güzellik Kampanyası” aracılığıyla genç kızların öz güvenine katkıda bulunur. PNC Finansal Hizmetler, ebeveynlerle ortaklaşa çalışarak “Mükemmel Şekilde Yetiş” kampanyasıyla gençlerin mükemmel şekilde yetişmelerine olanak sağlar. Çin’deki BMW,  “Kültürel Tur” kampanyası aracılığıyla karanlıkta kaybolmuş yöresel sanatlara ışık tutarken Amerikan Express  “Küçük İşyerlerinin Cumartesileri” kampanyası ile küçük çaplı işyerlerine odaklanmıştır.

Citizen Consumer*  Anlayışının Ortaya Çıkışı

*Tüketici olarak daha bilinçli olup, mal ya da hizmetten yarar sağlamanın ötesinde, aynı zamanda bir vatandaş olarak daha toplumsal beklentileri olan tüketici profili, vatandaşlık profiliyle tüketici profilini birbiriyle alaşımlamış olan

Bu marka ve şirketler, tüketici beklenti ve taleplerinin değiştiği gerçeğini anlamışlardır. Aslında, 2008’den beri yapılan araştırmada görüldü ki tüketicilerin %86’sı, şirketlerin işsel ve sosyal alanlara yönelik ilgilere en azından eşit şekilde vurgu yapmaları gerektiğini söylemişlerdir. Bu giderek artan “citizen consumer” anlayışı, belli bir amacı benimsemiş marka ve şirketleri; satın alarak, överek ve savunarak bir düzen ve sıraya sokup, bu marka ve şirketleri hiç olmadığı kadar desteklemektedir.

Bu tür tüketici profilinin gücü asla gözden kaçırılmamalıdır. Küresel olarak,

·         Bu tüketicilerin % 72’si, bir markanın, iyiye hizmet eden bir amacı, bu amaca hizmet etmeyen bir markanın üzerinden desteklemesini öneriyor. Bu oran 2008’den beri % 39 artmış.

·         %71’i , eğer arkasında güzel bir proje var ise, markanın ürünlerinin ve hizmetlerinin promosyonunu yapmasına seve seve yardımcı olabiliyor, 2008’den beri % 34 artış söz konusu.

·         % 73’ü, iyi bir olayı destekledikleri takdirde, tüketici olarak farklı markalara geçiş yapabileceklerini söylüyor. 2009’dan beri oran % 9 artmış.

 “Mouse, tweets, Facebook likes” kelimeleri bir markanın popüleritesi ve satın alınma oranı bakımından oldukça kritik olduğu için Amaçsal Markalar tüketiciyle iletişim kurma güçlerini olabildiğince kullanmak peşindeler. Artık zaman, bir marka veya şirketin bir amacı kucaklayıp kucaklamayacğı değil, zaman markaların bunu nasıl yapacağı zamanıdır. "


Thursday, 19 July 2012

PR KAMPANYALARINA 2012 LONDRA OLİMPİYATLARINDAN YASAK



Biliyoruz ki, bu yıl Londra’da gerçekleşecek olan 2012 Yaz Olimpiyatları’na geri sayım çoktan başladı. Hatta Londra halkı, Trafalgar Square meydanına yerleştirilmiş, 2012 olimpiyatlarına doğru günleri, saatleri ve dakikakaları geri sayan dev bir dijital saatle geçen seneden beri bütünleşik vaziyette yaşamakta. Şehrin en yoğun ve en çok turist çeken alanına kurulmuş bu düzenek, olimpiyatlara verilen önemi vurgulamakla kalmayıp kuşkusuz halkı da olabildiğince olimpiyat heyecanına katmayı amaçlamış. Bu yöntemle başarılı olduğunu söylemek de mümkün. Fakat bu maalesef, olimpiyatların seyirci kısmına gösterilen duyarlılığın genel bir ölçütü olamıyor. Şöyle ki, olimpiyatlara şurada sayılı günler kala (27 Temmuz Cuma günü başlayıp 12 Ağustos Pazar günü bitecek), daha önce benzerlerine şahit olunmadığı iddia edilen katı olimpiyat ilke ve kuralları bir takım eleştirilere maruz kalmakta. Anlayacağımız, Birleşik Krallık’ın kuralcı anlayışı burada da kendini göstermiş.

Şimdi, bu eleştirilerin konu edildiği bir yazıya yer vermek istiyorum. Kaynağımız, vakti zamanında üyeliğimin bulunduğu ve derlediğim sayılarına hala gözüm gibi baktığıım İngiltere’nin çok kaliteli bir PR dergisi, PRWeek.

16 Temmuz 2012 tarihinde yayımlanan ‘London 2012 Olympics rules leading to 'watered-down' PR campaigns’ başlıklı yazıyı zevk alarak Türkçe’ye çevirip sizlerle paylaşıyorum.
Londra 2012 Olimpiyat Kuralları, PR Kampanyalarını Hafifletme Yoluna Gidiyor
Sara Luker


“2012 Londra Olimpiyatları, PR kampanyalarının güçsüzleşmesine yol açan sponsor kurumların destekleri yüzünden ‘seyircileri yabancılaştırma’ tehlikesi altında.”  



16 Temmuz tarihinde çıkan habere göre, Olimpik Teslimat Yetkili Kurumu, ‘tuzak pazarlama’ ya başvurabilecek ya da olimpiyat oyunlarına ilişkin bir sponsorluk bağlantısı bulunmadığı halde bu oyunlarla beraber hileli bir şekilde anılabilecek firmaların önünü kesmek için, bu firmalara 23 Temmuz’dan itibaren yaklaşık 300 yetkili gönderiyor. Bu yetkililer, kurallar ihlal edildiği takdirde, firmaları, 20.000 sterlin para cezasıyla sonuçlanabilecek mahkemeye taşıma yetkisine de sahipler. Yetkililerin, LOCOG’un (Londra Olimpik ve Paralimpik Oyunları Organize Komitesi) markalar için düzenlediği katı ilkeler doğrultusunda hareket ettiklerini belirtmekte de fayda var. Söz konusu ilkeler, “Londra, sponsorluk, altın, gümüş, bronz” gibi yasak kelimelerden oluşan bir listeyi de içeriyor.

W İletişim Müdürü Warren Johnson’un konuyla alakalı PRWeek’e söyledikleri şöyle:
 “Olimpiyat sponsorluk anlaşmaları olmayan markalar, olimpiyatların bitimine kadar, daha çok ileriye dönük olan PR aktivitelerini geri planda tutmaktalar. Katı ilkeler ve kurallar, gayri resmi birimlerin, resmi bir bağlantı olmaksızın ‘ 5 dakikalık bir ün’ kazanmak için harika bir platform sunan ‘sosyal medya’ ile sunacağı aktivitelerin önünü açacaktır. LOCOG ve denetleyici yetkililer ile anlaşmalı olan markalardan elde edilen endüstri kaynaklarından alınan geri dönüşüme göre; ses getirecek yaratıcı kampanyaların ortaya çıkması, -fikirlerin neredeyse herhangi bir etkiye sahip olmadığı ve güçsüzleştirildiği mecralar göz önünde bulundurulduğunda-oldukça zor.”

 Başarı müdürü Steve Earl ise Johnson’a katılarak, şunları ekliyor:

“Firmaların çoğu kuralları yıkma riskine girmemeyi seçiyor ve hepsi bu süreçte sessiz kalıyorlar. 2012 Londra Olimpiyat kuralları, benim şu ana kadar şahit olduklarıma nazaran en gaddar kuralları içeriyor ve kısıtlamalar olimpiyatlara yaklaştığımız şu dönemde online diyaloglar üzerinde de hakimiyet kuruyor, beraberinde haklı olabilecek çok sayıda insanı da rahatsız ediyor.”

Earl son olarak da şunu ekliyor:

“Olimpiyatlar, kurumsal desteğin kötüye kullanılma oranında seyircilerin yabancılaştırılması tehlikesi ile karşı karşıya.”

Makale bu şekilde. Anlaşıldığı üzere, bu yılki olimpiyat ilke ve kurallarında belirgin bir katılık söz konusu. Üzerinde düşünüldüğünde, bu kuralların demokratik bir anlayışa sahip olup olmadığı konusunda olumsuz bir yargıya varmak da mümkün gibi. Söz konusu olan, bütün dünyanın haberdar olduğu ve gözlerinin üzerinde olduğu olimpiyat oyunları. Yaratıcılığın en üst seviyelerine çıkmak için harika bir ortam oluşturan bu global olayı hayalgücüne gem vuracak şekilde normlandırmak ve bir yasak kelime listesi oluşturacak kadar katılaştırmak olimpiyatların küreselliği ve dolaylı yoldan hizmet ettiği pek çok amaç ile de pek bağdaşmıyor sanki.

Hileli pazarlama ya da pr taktiklerinin hiçbir türlüsü elbette kabul edilemez, globallik elbette haksız elde edilen kazancın üstünü örtemez, aksine bu haksızlığa daha da ehemmiyet kazandırır. Fakat ortada, zaten kısıtlı sayıda kuruluşun sponsor olup da yararlanabileceği bir durum varken, geride kalan çoğunluğun belli başlı haklardan mahrum edilmesine yönelik her türlü uygulama da bir o kadar yanlıştır. Bu globallik, ondan yararlanabilenler ile yararlanamayanlar arasındaki uçurumu kaldıramayacak kadar global yani.

Nacizane yorumumu da ekledikten sonra, ben şimdiden herkese 27 Temmuz 12 Ağustos arası iyi seyirler ve Londra’nın heyecanını evlerine taşımalarını dilerim. 

Wednesday, 18 July 2012

WIN ONE FOR THE GIPPER



Rastladığım yabancı bir sitede (yabancı site ne demekse, yolda görüp de tanıyamadığım gibi) “Win one for the Gipper” deyimine rastladım ve anlamını araştırıp sindirdikten sonra bunu bilmeyenlerle de paylaşmak istedim; istedim ki birilerine bir şeyleri başarmaları için gaz vermemiz gerektiği durumlarda şöyle İngilizce bir iki bir şey patlatıp artistlik yapabilelim:) Şaka bir yana, bugüne kadar kişisel gelişim kitapları ve sairelerinden okuduğumuz hırslandırıcı hikaye ve deyimlerin çok dışında bir temaya sahip olmamasına rağmen, hem fonetik olarak benim dilime şimdiden pelesenk olmasından hem de kültürel bir değer taşımasından ötürü yazmaya oldukça değer buldum. En önemlisi de işin PR tarafı tabi. Tam devrilecekken tekrar ayağa kalkabilme gücünü bulabilmek her meslek türünde olduğu kadar PR için de çok önemli; özellikle de kriz zamanlarında. Krizlerden çıkabilmiş ve çıkamamış şirketlerin ilgili örneklerine ilerleyen zamanlarda yer de vereceğim. Fakat şimdilik hep beraber;  


"WIN ONE FOR THE GIPPER"

Bu deyiş, eski ABD başkanı Ronald Reagan’a aitmiş ve Amerikan futbolunda kullanılmaya başlanmış. 1920’lerde Amerika’nın Notre Dame takımının koçu Knute Rockne imiş ve George Gipp de bu takımın yıldız oyuncusuymuş. Gipp maalesef ki ağır bir hastalığa yakalanmış ve neredeyse ölmek üzereyken koçu Rockne’ye bir söz vermesini istemiş. Bu söz, takımın kötüye gittiği zamanlarda, Rockne’nin oyunculara, “Gipper için kazanmaya var mısınız?” sorusunu yönelterek bir ilham verme taktiğini içeriyormuş.

Ronald Reagan’ın, Gipp karakterinin bir kısmını oynadığı 1940 yılında çekilen Knute Rockne: All American filminin senaryosunda ise şu cümle geçiyor:

Ve bana söylediği son şey “ ortalığı yıkın;  takım bazen devrilecek gibi olduğunda ve karşı takımla ciddi şekilde mücadele etmek zorunda olduğunda, oyunculara,  sahip oldukları ne varsa onlarla sahaya çıkmalarını ve Gipper için o maçı almalarını söyle!”

Böylece Reagan, Gipper takma adını alarak bu sıfatı hayatı boyunca yanında taşımış ve Amerikan seçimleri sırasında da bu alıntıyı kullanmış.