Wednesday, 25 July 2012
EDWARD BERNAYS, PROPAGANDA VE PR
Bugün, şimdilik sadece ingilizce ile arası iyi olanlar için, Public Relations Sosyal Bilimi'nin kurucularından ve Sigmond Freud'un yeğeni Edward Bernays'i konu alan bir video paylaşmak istiyorum. Kadınların sigara kullanma alışkanlığı edinmelerinin başlangıç noktasına da değinerek propagandanın bir PR anlayışı oluşturmada nasıl etkili olduğunu anlatan bu video için herkese iyi seyirler dilerim.
Monday, 23 July 2012
YAKIP KAVURAN GÜÇ: AMACI OLAN MARKALAR VE KURULUŞLAR
IPRA'nın internet sitesinde okuyup da ilgimi çeken bir makaleyi paylaşmak istiyorum sizinle.
"
Carol Cone, sadece sağlam bir amacı olan
markaların bugünün tüketici profiliyle tam olarak iletişime geçebileceğini
söylüyor.
Transparanlığın çok yüksek seviyede olduğu,
7/24 ve sınırsız iletişim seçeneklerinin olduğu bugünün dünyasında, tüketici tercihleri
de, kar elde etme hedefinden öte başka bir amacı benimsemiş şirketler
doğrultusunda bir değişime uğradı. 2008’den beri yapılan küresel “yararlı
hedefler” araştırmasına göre, “purpose” yani “amaç” konseptinin, pazarlama
karışımını oluşturan 4 P’ye (product/ürün,price/fiyat, place/yer ve
promotion/promosyon) ek bir 5. P olduğu iddia ediliyor.
Pazarlamanın ötesinde amaç; bir ileri
görüşlülük ve güvenilirlikle yönetildiği zaman, bir organizasyonun kültürü,
değerleri ve gelecekteki başarısı yönünden çok gerekli bir öğe haline
gelir. Hadi şimdi bunun üzerinde
düşünelim. Çalışma hayatı bugün çok zor.
Bu nedenle,
1)Önemli bir durumdan ilham alarak
çalışmak,
2) Tüketiciler, işçiler, toplumsal
sorumluluk ve gelişim kadar yeniliği de güçlendirmek adına toplumu etkilemek
için bir yol bulmak,
daha arzulu, amaçsal bir iş ortamı yaratır.
Levis’in
Susuz Jeanleri
Blue Jean’ler , üretim aşamasında en çok su
tüketilen ürün sınıfından biridir. Bir jean için harcanan 41 litre su durumu
açıklar nitelikte.
Fakat Levis , geniş bir araştırma ve
geliştirme sürecine rağmen, sadece 1 litre su kullanarak bir jean yapmayı
öğrendi. Bu yüzden ürün adı “waterless” yani susuz. Bu Levis için sadece bir başlangıçtı.
Kuruluş daha sonra, daha da az su kullanmak için, tüketicileriyle, onlar
seyahatteyken iletişim kurmayı hedefledi. Marka önce soğuk suyla yıkama
yapılmasını önerdi, daha sonra zeki bir Japon kızı tarafından kazanılan, bir hava
ile kurutma sistemi dizayn edilmesine yönelik küresel bir yarışma başlattı. Fakat
bununla da kalınmadı.
Levis kar amacı gütmeyen organizasyonlarla
işbirliği içerisine girip “İyi bir şey yap, bağışla” sloganıyla, depolarına
aktarmak üzere, az yıpranmış jeanlerin bağışlanmasını teşvik edici bir kampanya
başlattı. Daha da ileriye giderek, kotları ev yalıtımında dövme işlemi için bir
metot geliştirdi. Bu susuz macerada son adım ise, jeanlerin işlenmemiş bir
materyali olan pamuğa sıçradı. Levis, ”Daha
İyi Bir Pamuk” adlı, dünyadaki milyonlarca küçük çiftçiyi, su tasarruflu
sulama metotları konusunda eğiten bir gruba katıldı.
Susuz jeanler gerçekten çok özel. Bu “amaçsal”
ürünler aynı zamanda iyi görünüşlü ve kalıp olarak güzel oturur cinsteler.
Ayrıca işçilere ve tüketicilere ilham kaynağı da oldular.
Levis gibi bu tarz amaçsal marka ve
şirketleri etrafımızda görmek mümkün. Mesela IBM, “Akıllı Bir Gezegen” yaratmak
için yenilikçi yazılım çözümleri sunar. Dove, “Gerçek Güzellik Kampanyası”
aracılığıyla genç kızların öz güvenine katkıda bulunur. PNC Finansal Hizmetler,
ebeveynlerle ortaklaşa çalışarak “Mükemmel Şekilde Yetiş” kampanyasıyla gençlerin
mükemmel şekilde yetişmelerine olanak sağlar. Çin’deki BMW, “Kültürel Tur” kampanyası aracılığıyla karanlıkta
kaybolmuş yöresel sanatlara ışık tutarken Amerikan Express “Küçük İşyerlerinin Cumartesileri” kampanyası
ile küçük çaplı işyerlerine odaklanmıştır.
Citizen
Consumer* Anlayışının Ortaya Çıkışı
*Tüketici olarak daha bilinçli olup, mal ya da hizmetten yarar sağlamanın
ötesinde, aynı zamanda bir vatandaş olarak daha toplumsal beklentileri olan
tüketici profili, vatandaşlık profiliyle tüketici profilini birbiriyle
alaşımlamış olan
Bu marka ve şirketler, tüketici beklenti ve
taleplerinin değiştiği gerçeğini anlamışlardır. Aslında, 2008’den beri yapılan
araştırmada görüldü ki tüketicilerin %86’sı, şirketlerin işsel ve sosyal
alanlara yönelik ilgilere en azından eşit şekilde vurgu yapmaları gerektiğini
söylemişlerdir. Bu giderek artan “citizen consumer” anlayışı, belli bir amacı
benimsemiş marka ve şirketleri; satın alarak, överek ve savunarak bir düzen ve
sıraya sokup, bu marka ve şirketleri hiç olmadığı kadar desteklemektedir.
Bu tür tüketici profilinin gücü asla gözden
kaçırılmamalıdır. Küresel olarak,
·
Bu tüketicilerin % 72’si,
bir markanın, iyiye hizmet eden bir amacı, bu amaca hizmet etmeyen bir markanın
üzerinden desteklemesini öneriyor. Bu oran 2008’den beri % 39 artmış.
·
%71’i , eğer arkasında
güzel bir proje var ise, markanın ürünlerinin ve hizmetlerinin promosyonunu
yapmasına seve seve yardımcı olabiliyor, 2008’den beri % 34 artış söz konusu.
·
% 73’ü, iyi bir olayı
destekledikleri takdirde, tüketici olarak farklı markalara geçiş
yapabileceklerini söylüyor. 2009’dan beri oran % 9 artmış.
“Mouse,
tweets, Facebook likes” kelimeleri bir markanın popüleritesi ve satın alınma
oranı bakımından oldukça kritik olduğu için Amaçsal Markalar tüketiciyle
iletişim kurma güçlerini olabildiğince kullanmak peşindeler. Artık zaman, bir
marka veya şirketin bir amacı kucaklayıp kucaklamayacğı değil, zaman markaların
bunu nasıl yapacağı zamanıdır. "
Saturday, 21 July 2012
BİR PR UTANCI: POLAT TOWER YANGINI
Hepimizin geçtiğimiz günlerde yakından takip
ettiği gibi, Avrupa'nın ennn yüksek konut binası olan Beşiktaş'taki 42 katlı
Polat Tower alev alev yandı. Dış cephedeki klimalardan çıktığı tespit edilen
yangın pek çok tartışmaya da meydan verdi. Özellikle binanın "akıllı
yangın söndürme sistemi" ile donatılmış olup, yangın sonrası bu
özelliğinin vurgulanması tartışmaların ana malzemesi oldu.
Gökdelenin, sahip olduğu -yangının daha büyük
bir faciaya yol açmasını önleyici- "akıllı teknoloji" ye rağmen
gazeteciler tarafından gene de pek çok eleştiriye maruz kalması;
Bence çok yerinde; fakat
Bazılarınca bir "muhalefet klasiği"
Sorun da burada başlıyor. Ortada muhalefet
olmaya dair yerleşmiş, olumsuz bir algı var. Bu algı, siyaseti içine alan ya da
almayan her türlü mecrada kendisini gösteriyor. Şöyle ki; iktidar iyi ya da
kötü ne yaparsa yapsın, illa ki bir eleştiriye maruz kalacağı ritüeli insanların
beyninde o kadar yerleşik ki, iktidarı ya da siyaseti içine almayan durumlarda
dahi, yapılan eleştirilere doğrudan "yıkıcı, yıldırıcı ve kasti"
eleştiriler gözüyle bakılıyor. Her akşam ana haber bültenlerinde (hem de on
yıllardan beri) siyasilerin birbirilerini bilinçsizce eleştirmelerini izleyip
bunları bir de eve gelen misafirle, kapı önünde esnafla, otobüsteki yol
arkadaşıyla konuşmak ve ister istemez koyu ve bilinçten yoksun bir şekilde taraf
tutmak, şahit olduğumuz bütün bu eleştiri sistemini istemsizce günlük
hayatımıza da yansıtmamıza yol açmakta. Yani zaman geçti, herkes birbirini
sadece eleştirdi, bu da yalnızca güzelim "eleştiri" kelimesinin
adının çıkmasına yol açtı, eleştirinin çok anlamlılığı yerini tek yönlü bir
eleştiri anlayışına bıraktı: "Yıldırma Politikası".
Hal böyle olunca da, yapılan onca eleştirinin
arasından haklı olanları, haksız olanların arasında kaynayıp gitti. Bu durum
elbette en çok eleştirilenlerin işine yaradı. Sürekli eleştiriliyor olmanın
üzerlerinde yarattığı mağduriyeti kullananlar yapılan eleştirilerden rant
sağlama yoluna gidip çok bilinçli olmayan bir PR anlayışına başvurdular,
milyonları arkalarına aldılar ve artık eleştirildikleri için haklıydılar.
Birazdan aşağıda, Polat Tower yangınında,
yangının çıkış sebebi üzerine odaklanılması gerektiğine vurgu yapan Sözcü
Gazetesi Yazarı Necati Doğru'nun dünkü yazısını paylaşacağım. Kendisi, 42 katlı
gökdelene uyarlanan yüksek bütçeli akıllı yazılımı ironik bir şekilde
eleştiriyor. Bir bakıma, bu akıllı sistem olmasaydı yangının daha feci
sonuçlara yol açabileceği gerçeğini reddediyor gibi yapıyor bunu.
Öyle değil ama işte.
Önümüzde sicili, rezaletlik yönünden dünya
sıralamasında ilk sıralarda yer alan bir ülke duruyorsa, faciasız geçirilen her
bir günde adeta bir bayram havası yaşanıyorsa, en önemlisi de bütün bunlar büyük
ya da küçük ihmaller yüzünden meydana geliyorsa, meydana gelen yeni bir faciada
illa ki olumlu bir taraf aramak artık aptallığa girer. Daha geçenlerde vatandaşını kurtarayım derken
vinç operatörüyle kafasını koparan, ne bileyim, köprü çalışması esnasında adeta
bindiği dalı kesercesine koca köprüyü alaşağı eden, derelerin yatağına evler
kuran, levhasız yollar yüzünden trafikte binlerce can alan.... vee saireee
ülke, sanki burası değilmiş gibi bir de facialardan güzel çıkarımlar yapmamız
isteniyor. Hala arsızca bekleniyor!
Velhasıl, insanların uzaya gittiği bir çağda
koca bir gökdelende en olması gereken şey "Koca Yusuf Merdiveni" var
diye, 52 katın barındıracağı çok sayıdaki insanı bir zahmet korumak için
akıllısıymış, bilginiymiş, ileri bir teknoloji kullanıldı diye çıkan bir facia
ile övünmek, üstüne bir de Polat Tower reklamı yapmak fazla etik dışı.
Şimdi sözü iyisi mi Necati Doğru'nun, Polat
Tower yangını olayını bir PR utancıyla ilişkilendirdiği dünkü yazısına
bırakayım.
Sevgiler
"
BİNA AKILLI! KLİMA APTAL!
Hem kendini yaktı, hem de kendini söndürdü. Bu
kadar akıl değme insanda bile yok.
İtfaiye gibi Tower.
Tower ne demekse!
Göğü delen diktörgen diyelim.
Kesin akıl küpü.
Yangını gördü.
İçeriye hava bastı.
Dumanı dağıttı.
Fulya Deresi’nin çukurundan İstanbul’un göğüne
doğru 152 metre 10 santim yükselen akıl küpü bina, 152 metredeki en ucundan
Marmara çırası gibi tutuşup kara ve gri dumanlar soluyarak dışından alev alev
yanmaya başladığında içinde oturan şanslı insanlar, sanki Büyük Ada’ya gezmeye
gidiyorlarmış gibi yangın merdivenlerinden inip sokağa kalabalığa karıştılar.
Akıllı bina!
1500 canı kurtardı.
Bunu tek başına yaptı.
İtfaiye 7 dakika içinde geldi fakat
itfaiyeciler, kapkara dumanlı alevlerin arasına cesur ve fedakar dalıp
kurtaracak insan bulamadı. Sadece akıllı binanın dış cephesindeki yangına, “
İtfaiyenin Kocayusuf adlı merdivenine” tutunup başarıyla su sıktılar. Tover
sakini hiçbir insanın, hayvanın, çiceğin kılına zarar gelmedi sadece 1 itfaiye
eri, “akıllı dumana su sıkarken” zehirlenip hastaneye kaldırıldı.
İtfaiye eri nede olsa bir insan.
Akıllı bina gibi kusursuz olamaz!
Gökdelendeki cins ev köpekleri, apartman
kedileri, kafeslerinde muhabbet kuşları,“binalarının dışardan akıllı akıllı
yandığını” hiç fark etmediler. Binaya “kendini söndürme ve tek başına 1500 canı
kurtarma” aklını veren XLS 100 denilen sistemdi. Tower’in sahipleri bu sistemin
yazılımı için 6 milyon dolar ödemiş, binayı akıllı yapmışlardı.
Sistem dumanı anında algıladı.
Isıyı anında hissetti.
İnsandan daha ferasetliydi. Daha çabuk seziyor
her katta, dumanların, alevlerin yakınlığına göre, farklı anonslar yaptı.
Aydınlatma ünitesini o çalıştırdı. Doğal gaz akışını o kesti. Turnikeleri o
serbest bıraktı. Otoparklardaki bariyerleri o kaldırdı. Duman damperlerini o
çalıştırdı, çatıdaki fanları devreye sokup, dumanı o emdi.
İzeledik, gözle görduk.
Bina akıllı. Klima aptal.
Piar şirketine helal olsun!
Dışişleri Bakanı uyansın.
Davutoğlu, piar yani halkla ilişkiler nasıl
yapılır örnek alsın. Bu piar şirketi ile anlaşsın. Uçağımızın vurulmasından
“Türkiye’mize bir başarı öyküsünü” de bu piarcılar sayesinde iktidar partisi
çıkartsın. Piarcıların gücü, bütün medyayı yönlendirdi. 2 gün boyunca yangının
hangi sebeple çıktığını değil “binanın dahi derecesindeki akıl gücü” anlatıldı.
Binayı öve öve bitiremediler.
Yangından reklam çıkarttılar.
Evi olmayanlar, “akıllı binadan daire
almayı” evi olanlar da “satıp akıllı
binaya taşınmayı” düşünmeye başladılar. Akıllarına, “bu akıllı, güçlü
bina, zavallı bir klimanın çıkaracağı
yangını niçin akıl edemedi?” diye sormak gelmedi.
Towerciler müthiş.
Şişli Fulya’dan Maslak’a; 42 katlı-52 katlı-62
katlı, “parsele özel imar planı” ile
yüksek rantlı 20 tane “akıllı tower” dikmiş işadamları. Bir sersem
klimanın sebep olduğu yangının müşteri kaçırmasına izin vermezler, vermediler.
Zaten konut sektörü balonlu durumlar yaşıyor! "
Friday, 20 July 2012
UNUTULMAYAN MCDONALD'S VAKASI: MCLIBEL
Karşımızda yeni bir McDonald’s vakası…
Şili’deki bir McDonald’s restoranında,
hamburger ve peynirin içinden çıkmış bir fare kuyruğu bulunuyor.
Ülkemizden epey uzakta, Şili’de gerçekleşmiş
olsa bile, bu kriz tekrar hepimizi bir silkeledi diye düşünüyorum. Muhtemelen
başladık gene, “bir daha hayatta daha McDonalds’tan yemem, çocuğum ağlasa da
zırlasa da kapısından dahi içeri sokmam” diye söylenmelere…
Yalan.
Tekrar gideceksiniz McDonalds’a. Tekrar tekrar.
Her seferinde gene gitmek için bahaneler
uyduracağız kendimize; çünkü McDonald’s markasının ünü, onu yok sayabilmek için
dünyaya fazla hakimiyet kurmuş. Markanın kimliğini oluşturan sloganı, logosu,
maskotu, renkleri, dizaynı ve daha pek çok detayı, McDonalds’ı hayatımızdan
çıkarmak için fazla belirgin ve oturmuş. Zaman zaman hakkında çok kötü şeyler
duysak da ve bu kötü şeyler bilimsel açıklamalarla desteklense de, saplantılı
bir aşk besliyor gibiyiz bu markaya. “McDonald’s sizi sevmiyor” diye bize
haykırsalar dahi, platonik bir aşk gibi biz onu sevmeye devam etmekteyiz. Çoğu
zaman da bu aşkımızı saklayıp kamufle ettiğimiz de bir gerçek. Gerek Amerikan
emperyalizmi ile bağdaştırdığımız ideolojileri öne sürerek belirtiyoruz
McDonalds’a olan antipatimizi gerekse alabildiğine yeşil bir aktivist rolüne
bürünüp “önce sebze, kahrolsun yanmış yağlarda kızaran etler” gibi sloganlarla
açığa vuruyoruz nefretimizi. Ama sağlıklı da olsa sağlıksız da, hiç kimse
acıktığı bir vakitte kimbilir kaç kez canının kocaman bir BigMc çektiğini inkar
edemez.
McDonalds’la ilgili fare kuyruğu (en azından
sadece kuyruğuJ) haberini okuduktan sonra ben de, daha önce defalarca yaptığım gibi,
yeni bir söz vermeye çalıştım kendime: “Bu ne ya, Şili’de de olsa McDonald’s
ile fare kuyruğu yan yana mı? Iyy… Yok, ben dünyanın hiçbir yerinde almayayım”.
Bu monoloğun çok dışında kalıp “Şili’deki olay beni bağlamaz abi, hem zaten
yetkililer kuyruğun yanlışlıkla hamburger ve peynirin içine düştüğünü
söylemişler, e bir daha da olmaz herhalde” tarzındaki tepkilere sahiplik eden
tipolojiler de yok değil midir, elbette vardır. Fakat McDonalds’a bir daha
gitmemek için iradeleriyle cebelleşen kısmın çoğunluğu oluşturduğu da çok
aşikar.
Velhasıl, Şili’deki McDonald’s haberini
okumamla birlikte, aklımda, geçmişte yaşanmış ve döneminde ses getirmiş bir
McDonald’s krizi canlandı. Belgeseli de çekildikten sonra yurtdışında çok ses
getirmiş olan bu krizi bilmeyenleriniz için kısaca paylaşıyorum.
Krizimizin adı, 1986 yılında baş gösteren ve Greenpeace
aktivistlerinin baş rolü oynadıkları “McLibel”
vakası. Bu kriz, aktivistlerin, “Nedir McDonald’s ile ilgili yanlış olan şey?
Aslında, bilmemizi istemedikleri her şey!” sloganının yer aldığı 6 sayfalık
broşürleri dağıtmalarıyla tetikleniyor. Başlattıkları bu kampanyayla Greenpeace
aktivistleri McDonalds’ı; artan yoksulluğun, sağlıksız yiyeceklerin, işçi
sömürülmesinin, Amazon tahribatının, çocuk işkencesinin bir sembolü olarak
görüyor ve markayı dağıttıkları broşürlerle bu şekilde tanıtıyorlar.
Greenpeace’in başlattığı bu kampanya üzerine
McDonald’s kendisine hilekar bir strateji belirliyor ve bir takım çevreci
toplantılara ajanlarını göndererek çevrecilerin kimlik bilgilerine ulaşıyor. Sonrasında,
örgüte tehditler savurarak McDonalds’tan özür dilemelerini istiyor. Mahkeme
masraflarıyla başa çıkamayacakları için özür dilemek zorunda kalan çoğu çevreciden
yalnızca Helen Steel ve Dave Morris isimleri özür dilemeyi reddediyor. Bunun
üzerine bu iki kişi McDonalds’ın açtığı davada sanık koltuğuna oturuyor.
“McLibel” krizi tam 2,5 yıl sürüyor ve İngiliz
tarihinin en uzun süren davası olarak adından söz ettiriyor. İngiliz hukuku
normları değerlendirilerek çıkarılan bir sonuç daha var; o da İngiliz Kanunu’nun
McDonald’s lehine işlemiş olduğu. Şöyle ki;
İngiliz Hukuku, bir kişinin ya da kuruluşun
ününü zedelemeyi yanlış bir tutum olarak tanımlayıp, davalının karalayıcı yönde
iddia ettiklerini muhakkak kanıtlaması gerektiğini öne sürüyor. (Bu durum ABD
hukukunda tam tersidir) Bu durumda sanık koltuğunda oturan Greenpeace, iddia
ettiklerini kanıtlamaya yetecek delili bulamayınca (Amazon Ormanları’nın
tahribatında kuruluşun hiçbir rol oynamadığını kanıtlamak zorunda olması gibi) uzun
bir dava sürecine merhaba demiş oluyor.
Süreç 2 davayı kapsıyor. Birincisini,
beklenilenden daha az bir rakama karşılık gelen 60.000 sterlinlik tazminatla
McDonald’s kazanıyor; fakat bu parayı ödeyemeyen aktivistlerin peşinden de koşulmuyor.
Her şey bitti sanılırken, aktivistler davayı insan hakları mahkemesine taşıyıp
üstüne bir de zafer elde ediyorlar. Böylelikle dava süresince çektikleri maddi
manevi sıkıntı yerini bir anda coşkulu bir galibiyet sevincine bırakıyor.
Diğer yandan, bu krizle başa çıkma taktiği
olarak McDonald’s bir hataya düşüyor ve broşürlerde aktivistler tarafından
iddia edilmiş (McDonald’s ve Burger King’in zehir kullanarak yağmur ormanlarını
tahribata uğrattığını da içeren) ne varsa hepsinin de gerçek dışı olduğunu
söylüyor.
Fakat, aktivistlerin ileri sürdüğü maddelerin
tamamını içeren bu McDonald’s iddiası yapılan araştırmalar sonunda boş çıkıyor.
Çünkü araştırmalar, dev markanın ne yazık ki işçi sömürgesinin bir parçası
olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.
Kriz süresince ve sonrasında McDonalds’ın
yaptığı bir iletişim hatasına da değinilecek
olunursa, markanın “tek yönlü asimetrik model” dediğimiz iletişim modeline
başvurduğunu söylemek mümkün. Bu şu demek oluyor ki;
McDonald’s, aktivistlerin iddia ettiklerine
karşı çıkarken ne Greenpeace’in gerçekte kim ya da ne olduğuna dair tam bir araştırma
yapmış ne de halkın ve tedarikçilerin bu krizi nasıl değerlendirdiklerine
ilişkin verileri elde etmek için beklemiş. Marka, kendine bir durup düşünme
süreci vermeden ve bilinçli bir araştırmanın kapısını aralamadan körü körüne
bir inkar yoluna gitmiş yani. Kısaca ajanlarıyla, tehditleriyle, tek yönlü ve
hilekarca, “Benim adım McDonald’s, bir ben varım başka kimse yok” şeklinde
naralar atmış dünyaya.
“McLibel” krizinin hafızalardan çıkmaması için
oldukça çarpıcı noktalar var okuduğumuz üzere. Öyle ki krizin belgeseli dahi çekilip
tüm dünyanın bu olaydan haberdar olması da sağlanmış. Bu belgesel, McDonalds’la
ilişiği olan ya da olmayan herkesi bilinçlendirme adına pozitif bir rol
oynarken en çok da krizlere maruz kalan ya da kalabilecek olan şirketlerin,
sivil toplum örgütlerinin gerekli dersi çıkarıp ona göre adım atılması
gerektiği bilincine varmalarını sağlaması açısından yararlı.
En azından böylesi bir durumda, özellikle PR’ın
olmazsa olmazı “toplum nabzı” ölçülmüş olup sahip olunan algı konusunda bir
fikir sahibi olundu diye düşünüyorum.
Sevgiler
Thursday, 19 July 2012
PR KAMPANYALARINA 2012 LONDRA OLİMPİYATLARINDAN YASAK
Biliyoruz ki, bu yıl Londra’da gerçekleşecek
olan 2012 Yaz Olimpiyatları’na geri sayım çoktan başladı. Hatta Londra halkı, Trafalgar
Square meydanına yerleştirilmiş, 2012 olimpiyatlarına doğru günleri, saatleri
ve dakikakaları geri sayan dev bir dijital saatle geçen seneden beri bütünleşik
vaziyette yaşamakta. Şehrin en yoğun ve en çok turist çeken alanına kurulmuş bu
düzenek, olimpiyatlara verilen önemi vurgulamakla kalmayıp kuşkusuz halkı da
olabildiğince olimpiyat heyecanına katmayı amaçlamış. Bu yöntemle başarılı
olduğunu söylemek de mümkün. Fakat bu maalesef, olimpiyatların seyirci kısmına
gösterilen duyarlılığın genel bir ölçütü olamıyor. Şöyle ki, olimpiyatlara şurada
sayılı günler kala (27 Temmuz Cuma günü başlayıp 12 Ağustos Pazar günü
bitecek), daha önce benzerlerine şahit olunmadığı iddia edilen katı olimpiyat
ilke ve kuralları bir takım eleştirilere maruz kalmakta. Anlayacağımız,
Birleşik Krallık’ın kuralcı anlayışı burada da kendini göstermiş.
Şimdi, bu eleştirilerin konu edildiği bir
yazıya yer vermek istiyorum. Kaynağımız, vakti zamanında üyeliğimin bulunduğu
ve derlediğim sayılarına hala gözüm gibi baktığıım İngiltere’nin çok kaliteli
bir PR dergisi, PRWeek.
16 Temmuz 2012 tarihinde yayımlanan ‘London
2012 Olympics rules leading to 'watered-down' PR campaigns’ başlıklı yazıyı zevk alarak Türkçe’ye çevirip
sizlerle paylaşıyorum.
Londra 2012 Olimpiyat Kuralları, PR Kampanyalarını
Hafifletme Yoluna Gidiyor
Sara Luker
“2012
Londra Olimpiyatları, PR kampanyalarının güçsüzleşmesine yol açan sponsor
kurumların destekleri yüzünden ‘seyircileri yabancılaştırma’ tehlikesi altında.”
16 Temmuz tarihinde çıkan habere göre, Olimpik Teslimat
Yetkili Kurumu, ‘tuzak pazarlama’ ya başvurabilecek ya da olimpiyat oyunlarına
ilişkin bir sponsorluk bağlantısı bulunmadığı halde bu oyunlarla beraber hileli
bir şekilde anılabilecek firmaların önünü kesmek için, bu firmalara 23 Temmuz’dan
itibaren yaklaşık 300 yetkili gönderiyor. Bu yetkililer, kurallar ihlal edildiği
takdirde, firmaları, 20.000 sterlin para cezasıyla sonuçlanabilecek mahkemeye taşıma
yetkisine de sahipler. Yetkililerin, LOCOG’un (Londra Olimpik ve Paralimpik
Oyunları Organize Komitesi) markalar için düzenlediği katı ilkeler doğrultusunda
hareket ettiklerini belirtmekte de fayda var. Söz konusu ilkeler, “Londra,
sponsorluk, altın, gümüş, bronz” gibi yasak kelimelerden oluşan bir listeyi de içeriyor.
W İletişim Müdürü Warren Johnson’un konuyla alakalı
PRWeek’e söyledikleri şöyle:
“Olimpiyat
sponsorluk anlaşmaları olmayan markalar, olimpiyatların bitimine kadar, daha
çok ileriye dönük olan PR aktivitelerini geri planda tutmaktalar. Katı ilkeler
ve kurallar, gayri resmi birimlerin, resmi bir bağlantı olmaksızın ‘ 5
dakikalık bir ün’ kazanmak için harika bir platform sunan ‘sosyal medya’ ile
sunacağı aktivitelerin önünü açacaktır. LOCOG ve denetleyici yetkililer ile
anlaşmalı olan markalardan elde edilen endüstri kaynaklarından alınan geri
dönüşüme göre; ses getirecek yaratıcı kampanyaların ortaya çıkması, -fikirlerin
neredeyse herhangi bir etkiye sahip olmadığı ve güçsüzleştirildiği mecralar göz
önünde bulundurulduğunda-oldukça zor.”
Başarı müdürü
Steve Earl ise Johnson’a katılarak, şunları ekliyor:
“Firmaların çoğu kuralları yıkma riskine girmemeyi
seçiyor ve hepsi bu süreçte sessiz kalıyorlar. 2012 Londra Olimpiyat kuralları,
benim şu ana kadar şahit olduklarıma nazaran en gaddar kuralları içeriyor ve kısıtlamalar
olimpiyatlara yaklaştığımız şu dönemde online diyaloglar üzerinde de hakimiyet
kuruyor, beraberinde haklı olabilecek çok sayıda insanı da rahatsız ediyor.”
Earl son olarak da şunu ekliyor:
“Olimpiyatlar, kurumsal desteğin kötüye kullanılma
oranında seyircilerin yabancılaştırılması tehlikesi ile karşı karşıya.”
Makale bu şekilde. Anlaşıldığı üzere, bu yılki
olimpiyat ilke ve kurallarında belirgin bir katılık söz konusu. Üzerinde
düşünüldüğünde, bu kuralların demokratik bir anlayışa sahip olup olmadığı
konusunda olumsuz bir yargıya varmak da mümkün gibi. Söz konusu olan, bütün
dünyanın haberdar olduğu ve gözlerinin üzerinde olduğu olimpiyat oyunları. Yaratıcılığın
en üst seviyelerine çıkmak için harika bir ortam oluşturan bu global olayı hayalgücüne
gem vuracak şekilde normlandırmak ve bir yasak kelime listesi oluşturacak kadar
katılaştırmak olimpiyatların küreselliği ve dolaylı yoldan hizmet ettiği pek çok
amaç ile de pek bağdaşmıyor sanki.
Hileli pazarlama ya da pr taktiklerinin hiçbir türlüsü
elbette kabul edilemez, globallik elbette haksız elde edilen kazancın üstünü
örtemez, aksine bu haksızlığa daha da ehemmiyet kazandırır. Fakat ortada, zaten
kısıtlı sayıda kuruluşun sponsor olup da yararlanabileceği bir durum varken,
geride kalan çoğunluğun belli başlı haklardan mahrum edilmesine yönelik her
türlü uygulama da bir o kadar yanlıştır. Bu globallik, ondan yararlanabilenler
ile yararlanamayanlar arasındaki uçurumu kaldıramayacak kadar global yani.
Nacizane yorumumu da ekledikten sonra, ben şimdiden
herkese 27 Temmuz 12 Ağustos arası iyi seyirler ve Londra’nın heyecanını
evlerine taşımalarını dilerim.
Wednesday, 18 July 2012
WIN ONE FOR THE GIPPER
Rastladığım yabancı bir sitede (yabancı site ne demekse, yolda görüp de tanıyamadığım gibi) “Win one for the Gipper” deyimine rastladım ve anlamını araştırıp sindirdikten sonra bunu bilmeyenlerle de paylaşmak istedim; istedim ki birilerine bir şeyleri başarmaları için gaz vermemiz gerektiği durumlarda şöyle İngilizce bir iki bir şey patlatıp artistlik yapabilelim:) Şaka bir yana, bugüne kadar kişisel gelişim kitapları ve sairelerinden okuduğumuz hırslandırıcı hikaye ve deyimlerin çok dışında bir temaya sahip olmamasına rağmen, hem fonetik olarak benim dilime şimdiden pelesenk olmasından hem de kültürel bir değer taşımasından ötürü yazmaya oldukça değer buldum. En önemlisi de işin PR tarafı tabi. Tam devrilecekken tekrar ayağa kalkabilme gücünü bulabilmek her meslek türünde olduğu kadar PR için de çok önemli; özellikle de kriz zamanlarında. Krizlerden çıkabilmiş ve çıkamamış şirketlerin ilgili örneklerine ilerleyen zamanlarda yer de vereceğim. Fakat şimdilik hep beraber;
"WIN ONE FOR THE GIPPER"
Bu deyiş, eski ABD başkanı Ronald Reagan’a
aitmiş ve Amerikan futbolunda kullanılmaya başlanmış. 1920’lerde Amerika’nın
Notre Dame takımının koçu Knute Rockne imiş ve George Gipp de bu takımın yıldız
oyuncusuymuş. Gipp maalesef ki ağır bir hastalığa yakalanmış ve neredeyse ölmek
üzereyken koçu Rockne’ye bir söz vermesini istemiş. Bu söz, takımın kötüye
gittiği zamanlarda, Rockne’nin oyunculara, “Gipper için kazanmaya var mısınız?”
sorusunu yönelterek bir ilham verme taktiğini içeriyormuş.
Ronald Reagan’ın, Gipp karakterinin bir
kısmını oynadığı 1940 yılında çekilen Knute
Rockne: All American filminin senaryosunda ise şu cümle geçiyor:
Ve bana
söylediği son şey “ ortalığı yıkın;
takım bazen devrilecek gibi olduğunda ve karşı takımla ciddi şekilde
mücadele etmek zorunda olduğunda, oyunculara, sahip oldukları ne varsa onlarla sahaya
çıkmalarını ve Gipper için o maçı almalarını söyle!”
Böylece Reagan, Gipper takma adını alarak bu
sıfatı hayatı boyunca yanında taşımış ve Amerikan seçimleri sırasında da bu alıntıyı
kullanmış.
YİNE YENİDEN BEN!
Selamlar.
Neredeyse bir yıldır aktif olmayan bu PR bloğunu, artık onunla küçük bir bebek gibi ilgilenecek olmam kaydıyla tekrar aktif etmekteyim. Hedefim her zamanki gibi büyük : Okuyucu kitlesini önümüzdeki 2 ayda 1000'e ulaştırmak. Hedefi yakalayamayıp bunu 3 ayda başarabildiğim taktirde, edit güzelliğinden yararlanıp bu yazıdaki 2 ayı 3'e dönüştürmek de aklımdaki hilelerden biri.
Peki bir PR'cı hilebaz olmalı mı?
Bence hayır.
Peki bir PR'cı, stratejilerini mevcut durumu değiştirmeye yönelik mi uygulamalı yoksa mevcut durumu stratejilerine mi uyarlamalı?
Bence ikincisi.
Bu durumda hilebazlıkla ilgili olan sorum, benim yukarıda planladığım hile stratejimi desteklemezken, "mevcut durum-stratejik kısım" ile ilgili olan sorgulamam, bir PR taktiği açısından bana oldukça destek vermekte.
Peki dürüstlük bunun neresinde?
Gene soruyorum: Pr stratejileri mevcut duruma uyarlı şekilde gerçekleştirilmeye çalışılırken "dürüstlük" kavramı gerektiğinde arka plana atılmalı mıdır?
Bence hayır.
Bu sanırım oldukça net. Hayır.
Bu durumda yapılması gereken tek bir şey var: Muhakeme ve analitik düşünebilme.
Şunu demek istiyorum ki;
Yukarıda 1000 takipçi sayısını 2 aya sığdırmışım. Bu ne anlama gelir?
2 ay 60 gündür.
Günde en düşük ihtimalle ( hesaplamaları böyle durumlarda minimum seviyede tutmak sonradan kendimizle hesaplaşmalarımızda oldukça yararlıdır.) 5 kişiyi kapıversek, bu 60 günde 300 kişi eder.
En yüksek ihtimalle, bu sayı iki katına çıkıp da günde 10 takipçiye denk gelirse, 2 aylık sayı 600 kişiye tekabül eder.
Diyelim takipçi sayısı 2 aylık süre içerisinde oldukça dengesiz, ben de sıcaklardan iyice tembelleştim (kabullenilemez ve bahane olarak sunulamaz olsa da, kazası var belası var, dünya) ve bir gün 5 kişi takipçilere eklenirken diğer gün 10 kişi takipçi sayısına eklenmekte. 60 günlük sürede 30 gün 5 kişi, 30 gün de 10 kişi sevgili bloğumu takip etmeye karar verirse bu durumda toplam sayım 450 kişiye denk gelmekte.
Haydi ilk 1 ay kimse bloğumu takip etmedi diyelim ya da bu sayı 1 ya da 2 kişiyle sınırlı kaldı; ikinci ayda ise günlük eklenen takipçi sayısı 5'i geçmedi. Toplamda 30 günden 5 kişi 150 kişi eder, ilk ay tek tük 3 kişisini de alırsak, rakam 153 gibi sinir bozucu bir sayıya ulaşıyor.
E bu 2 ay süresince yeterince fedakarlık edeceğimizi, bir bebek yerine koyacağımız bloğumuzu sabah öğlen akşam düzenli aralıklarla besleyeceğimizi varsayarsak 153 sayısından daha düşük bir ihtimali düşünmek istemiyorum bile.
Düştüğü taktirde bir kriz yönetimi stratejisi uygulamak şart olacak yoksa.
Kriz yönetimi demişken,
Bu stratejinin de şimdiden hazır olması çok ama çok önemli elbette. Olası durumları gözönünde bulundurarak başvurulacak stratejilerin şimdiden listelenmesi, her yerde her zaman hayat kurtaran bir durumdur.
İleriki safhalarda kriz yönetimi stratejimi de huzurlarınıza listeleyeceğim ki acil durumlarda ilk aklıma gelen şey hep görsel medyaya başvurmak oluyor. Bir kaç saniye öncesinde olduğu gibi.
Alıp mesela ağ onaran bir balıkçıyı karşıma, onun anlayacağı dilde bir PR anketi hazırlayıp da konuşturmak, konuşturmak, sonra bir daha konuşturmak... Ve sizinle paylaşmak. Onun cümlelerinden çıkarımlar yapmak, illa ki bir şeyler yakalamak. Sokak.
Sokağı seviyorum çok. En önemlisi, sokağı, içi canlı dışı sıvalı beton yığınlarının ötesinde, bünyesinde dünyaya liderlik edebilecek fikirlere sahip insanların topluca barındığı bir yer, yerden de öte küçük bir dünya, bir fikir yuvası olarak görüyorum.
Ve inancım hep şu yönde:
Dünyayı kurtaracak, çok daha yaşanılacak hale getirebilecek, hepimizin arayışta olduğu fakat henüz "İŞTE TAM DA BU!" dedirtecek fikir, fikirler, hem çok uzakta hem de bize fazlasıyla yakın.
Harran'da bir çapaya tutunmuş ellerin derin çizgilerinde mesela,
Iğdır'da bir su satıcısının alnından akan terinde,
Ankara'daki bir meydanda, gelin arabalarının yollarını gözleyen ve o arabaların önüne korkusuzca atılan bir afacanın parıldayan gözlerinde,
İstanbul'da bir fahişenin boyalı dudaklarının arasından çıkabilecek tek bir cümlede yahut.
Böyle:) Dünya çok büyük. Ve dünya, söyleyecek çok şeyi olup da söyleyecek, uygun mecralarda kendini gösterecek cesareti olmayan akıllarla, duygularla dolu. Nasıl birbirinden farklı ve renkli...
Bir "hadi" demeye bakıyor dünyayı kasıp kavurmaya hazır bir fikir.
Yazılacak ne çok şey var halbuki, şu rüzgar da vururken suratıma...
Kriz yönetimi diyordum, fazla mı edebiyat yaptım:)
İşte yapılmaması gereken bir şey daha; söylecek neyiniz varsa olabildiğince az ve öz yoldan belirtiniz, yazı içerisinde kaybolmayınız, net olunuz.
Diyeceğim o ki, yukarıda sözünü ettiğim insan profillerini oturtup bir kamera karşısına sizlere aktarmak ve içlerinden eninde sonunda bir PR ideası çıkarmak şimdilik ilk başvuracağım kriz yönetimi stratejim olsun.
Son olarak...
2 aya biçtiğim 1000 takipçi sayımı kendi kendime çürütüp en kötü ihtimali 153'e çektiğimi de hatırlatayım da, hilekar PR'cıya çıkmasın adım sonra:)
Seviyorum sizi, bu yüzden;
SEVGİLER
Neredeyse bir yıldır aktif olmayan bu PR bloğunu, artık onunla küçük bir bebek gibi ilgilenecek olmam kaydıyla tekrar aktif etmekteyim. Hedefim her zamanki gibi büyük : Okuyucu kitlesini önümüzdeki 2 ayda 1000'e ulaştırmak. Hedefi yakalayamayıp bunu 3 ayda başarabildiğim taktirde, edit güzelliğinden yararlanıp bu yazıdaki 2 ayı 3'e dönüştürmek de aklımdaki hilelerden biri.
Peki bir PR'cı hilebaz olmalı mı?
Bence hayır.
Peki bir PR'cı, stratejilerini mevcut durumu değiştirmeye yönelik mi uygulamalı yoksa mevcut durumu stratejilerine mi uyarlamalı?
Bence ikincisi.
Bu durumda hilebazlıkla ilgili olan sorum, benim yukarıda planladığım hile stratejimi desteklemezken, "mevcut durum-stratejik kısım" ile ilgili olan sorgulamam, bir PR taktiği açısından bana oldukça destek vermekte.
Peki dürüstlük bunun neresinde?
Gene soruyorum: Pr stratejileri mevcut duruma uyarlı şekilde gerçekleştirilmeye çalışılırken "dürüstlük" kavramı gerektiğinde arka plana atılmalı mıdır?
Bence hayır.
Bu sanırım oldukça net. Hayır.
Bu durumda yapılması gereken tek bir şey var: Muhakeme ve analitik düşünebilme.
Şunu demek istiyorum ki;
Yukarıda 1000 takipçi sayısını 2 aya sığdırmışım. Bu ne anlama gelir?
2 ay 60 gündür.
Günde en düşük ihtimalle ( hesaplamaları böyle durumlarda minimum seviyede tutmak sonradan kendimizle hesaplaşmalarımızda oldukça yararlıdır.) 5 kişiyi kapıversek, bu 60 günde 300 kişi eder.
En yüksek ihtimalle, bu sayı iki katına çıkıp da günde 10 takipçiye denk gelirse, 2 aylık sayı 600 kişiye tekabül eder.
Diyelim takipçi sayısı 2 aylık süre içerisinde oldukça dengesiz, ben de sıcaklardan iyice tembelleştim (kabullenilemez ve bahane olarak sunulamaz olsa da, kazası var belası var, dünya) ve bir gün 5 kişi takipçilere eklenirken diğer gün 10 kişi takipçi sayısına eklenmekte. 60 günlük sürede 30 gün 5 kişi, 30 gün de 10 kişi sevgili bloğumu takip etmeye karar verirse bu durumda toplam sayım 450 kişiye denk gelmekte.
Haydi ilk 1 ay kimse bloğumu takip etmedi diyelim ya da bu sayı 1 ya da 2 kişiyle sınırlı kaldı; ikinci ayda ise günlük eklenen takipçi sayısı 5'i geçmedi. Toplamda 30 günden 5 kişi 150 kişi eder, ilk ay tek tük 3 kişisini de alırsak, rakam 153 gibi sinir bozucu bir sayıya ulaşıyor.
E bu 2 ay süresince yeterince fedakarlık edeceğimizi, bir bebek yerine koyacağımız bloğumuzu sabah öğlen akşam düzenli aralıklarla besleyeceğimizi varsayarsak 153 sayısından daha düşük bir ihtimali düşünmek istemiyorum bile.
Düştüğü taktirde bir kriz yönetimi stratejisi uygulamak şart olacak yoksa.
Kriz yönetimi demişken,
Bu stratejinin de şimdiden hazır olması çok ama çok önemli elbette. Olası durumları gözönünde bulundurarak başvurulacak stratejilerin şimdiden listelenmesi, her yerde her zaman hayat kurtaran bir durumdur.
İleriki safhalarda kriz yönetimi stratejimi de huzurlarınıza listeleyeceğim ki acil durumlarda ilk aklıma gelen şey hep görsel medyaya başvurmak oluyor. Bir kaç saniye öncesinde olduğu gibi.
Alıp mesela ağ onaran bir balıkçıyı karşıma, onun anlayacağı dilde bir PR anketi hazırlayıp da konuşturmak, konuşturmak, sonra bir daha konuşturmak... Ve sizinle paylaşmak. Onun cümlelerinden çıkarımlar yapmak, illa ki bir şeyler yakalamak. Sokak.
Sokağı seviyorum çok. En önemlisi, sokağı, içi canlı dışı sıvalı beton yığınlarının ötesinde, bünyesinde dünyaya liderlik edebilecek fikirlere sahip insanların topluca barındığı bir yer, yerden de öte küçük bir dünya, bir fikir yuvası olarak görüyorum.
Ve inancım hep şu yönde:
Dünyayı kurtaracak, çok daha yaşanılacak hale getirebilecek, hepimizin arayışta olduğu fakat henüz "İŞTE TAM DA BU!" dedirtecek fikir, fikirler, hem çok uzakta hem de bize fazlasıyla yakın.
Harran'da bir çapaya tutunmuş ellerin derin çizgilerinde mesela,
Iğdır'da bir su satıcısının alnından akan terinde,
Ankara'daki bir meydanda, gelin arabalarının yollarını gözleyen ve o arabaların önüne korkusuzca atılan bir afacanın parıldayan gözlerinde,
İstanbul'da bir fahişenin boyalı dudaklarının arasından çıkabilecek tek bir cümlede yahut.
Böyle:) Dünya çok büyük. Ve dünya, söyleyecek çok şeyi olup da söyleyecek, uygun mecralarda kendini gösterecek cesareti olmayan akıllarla, duygularla dolu. Nasıl birbirinden farklı ve renkli...
Bir "hadi" demeye bakıyor dünyayı kasıp kavurmaya hazır bir fikir.
Yazılacak ne çok şey var halbuki, şu rüzgar da vururken suratıma...
Kriz yönetimi diyordum, fazla mı edebiyat yaptım:)
İşte yapılmaması gereken bir şey daha; söylecek neyiniz varsa olabildiğince az ve öz yoldan belirtiniz, yazı içerisinde kaybolmayınız, net olunuz.
Diyeceğim o ki, yukarıda sözünü ettiğim insan profillerini oturtup bir kamera karşısına sizlere aktarmak ve içlerinden eninde sonunda bir PR ideası çıkarmak şimdilik ilk başvuracağım kriz yönetimi stratejim olsun.
Son olarak...
2 aya biçtiğim 1000 takipçi sayımı kendi kendime çürütüp en kötü ihtimali 153'e çektiğimi de hatırlatayım da, hilekar PR'cıya çıkmasın adım sonra:)
Seviyorum sizi, bu yüzden;
SEVGİLER
Subscribe to:
Posts (Atom)